“I firmly believe that any man’s finest hour, the greatest fulfillment of all that he holds dear, is that moment when he has worked his heart out in a good cause and lies exhausted on the field of battle – victorious.”

Vince Lombardi

Soru 1: Bir oyunu neden seversiniz?
A. Boş vaktimi zevkli geçirmemi sağlar.
B. Tamamen yaşam tarzı ya, valla bak.
C. Kültür olsun, muhabbet olsun, biri hakkında konuştuğunda bön bön bakmayayım.
D. Eğer bir oyun bana kazanmanın doğasını anlatıyorsa, sevilmeye değerdir.
Kim ne derse desin, herkes güzel hikayelere bayılır. Şaşırtsın, iyiler gömüldükleri yerden kalkıp her şeyi kazansınlar, kafa karıştırsın ister herkes. Böylece üzerine konuşacak rakamlarımız ve tartışacak kelimelerimiz olur. Çoğu zaman hikayenin yazar kısmına, yazım yılına ve yazarın hayatına bakmayız çünkü aslolan her zaman faktörler değil, şanlı sonlar ve epik geri dönüşlerdir.
Oyunlar da böyledir, futbolu izlersiniz çünkü yarın sınıfta Ronaldo’nun nasıl bir gol attığı konuşulacaktır. Basketbolu izlersiniz çünkü yarın antrenmanda arkadaşlarınıza Lebron James’in nasıl harika bir turnike bıraktığını göstereceksinizdir. Tenis izlersiniz çünkü yarın sevgilinizle beraber gereğinden fazla pahalı kahvenizi yudumlarken Djokovic’in backhand’leriyle Federer’e nasıl üstünlük kurduğunu backhand terimini en az 50-60 defa kullanarak, boynunuza bağladığınız kazağınızı çekiştire çekiştire anlatacaksınızdır.
Ve yargılama günü gelir.
O gün ya bir sıçrama yaratır hayatınızı kökünden değiştirecek, ya da ömrünüzün sonuna kadar az önce satırlarımda bahsettiğim bağlamda sürdürürsünüz çizginizi. Bu anı Doug Collins’in Derrick Rose sakatlandığında nasıl bir yüz ifadesiyle onun yanına koştuğunu görünce yaşayabilirsiniz, RGIII bağlarını yırttığında Mike Shanahan’ın ve kenar ekibinin yüz ifadesinde veya Any Given Sunday’deki Al Pacino’nun anlı şanlı konuşmasında bile bu anı başlatabilirsiniz basitçe. Eğer sıçramayı yapacak kadar şanslıysanız, “metalaşan spor, endüstrileşen spor, astronomik kontratlar” klişelerinden sıyrılıp sorgularsınız kendinizi; hangi spor sevilmeye değerdir?
Biraz daha derine iner, Friday Night Lights’a dalar, Glory Road ile pekiştirirsiniz o günü. Ama eninde sonunda geleceğiniz kişi, bu soruya cevap verecek adamdır. Hem kazanmanın ne olduğunu size hayatı yenerek efsaneleşen birinden daha iyi kim anlatabilir ki?
Bayanlar baylar, huzurlarınızda Vince Lombardi.
Şubat 1959, Wisconsin
Sezonu 1-10-1 derecesiyle bitiren Green Bay, takım tarihinin en kötü derecesiyle tarihe geçiyor ve tüm şimşekleri üzerinde topluyordu. Takım ruhsuz, aylak ve cansızdı. Ligin en fazla para harcayan üç takımından biri olmasına rağmen bu durumun ortaya çıkması kabul edilemezdi. Hissedarlar acilen duruma el atarak koçu kovdular ve bu boş kalan pozisyonu New York Giants’ın sessizce sivrilen koçu genç Vince Lombardi’ye önerdiler. Lombardi bu teklifi onurla kabul etti ve ertesi gün takımın beklemediği bir çabuklukla Wisconsin’e geldi. Genç koç, tüm takımı inanılmaz yoğun bir antrenman temposuna sokmakta gecikmedi. Takımının fiziksel sınırlarını sürekli zorladı ve onları takım olmaya inandırmakla tüm bir sezon öncesi dönemini geçirdi. Sezon başladığında ortada daha zorlu bir Packers ekibi vardı, ancak yine de takım görüntüsü çizemeyen bir grup oyuncudan fazlası değillerdi. Packers sezonu 7-5 derecesiylee kapatıyor, çaylak Lombardi yılın koçu ödülünü fazlasıyla hak ederek evine götürüyordu. Ancak bu, onun için üstünde isminin yazdığı bir metal parçasından fazlası değildi. Oyuncuları hala bir “takım” değildi.

Lombardi’nin ilk işi daha ağır bir antrenman çizelgesi hazırlamak ve takım içi vaaz günleri düzenlemek oldu. Sezon hazırlık döneminin ortasında antrenmanda tükenen oyuncularına şöyle seslenmesi hafızalara kazınır:
“Başarının bedeli sıkı çalışmadır, bir elimizde işimize sadakatimiz ve elimizde kazansak da kaybetsek de elimizdekinin en iyisini ve fazlasını vereceğimize olan inancımız diğer elimizde, hedefinize doğru kalbiniz sökülse dahi yürümeye devam edeceksiniz.”
Sezon sonunda NFC Batı Şampiyonluğuna uzanan bir takım vardı sahnede. Bir sonraki hedefleri Philadelphia Eagles doğuyu domine ederek finale gelmiş, Vince “The Pope” Lombardi ve ekibine karşı savaşmak için hazırlanmışlardı.
Packers, finalde son drive’da kazanma şansını tepiyor ve Lombardi ilk ve tek final mağlubiyetini tadıyordu. Soyunma odasını medyadan temizleyen Lombardi derin bir nefes alıyor ve şunu söylüyordu. “Bu bir daha asla olmayacak. Siz, şampiyonluk kaybetmezsiniz. Şampiyonluklar kaybedilmez. Sadece kazanırsınız.”
Takım, The Pope’un bu sözlerini önlerindeki üç sezon boyunca asla unutmadı. 1961’de dokuz maç üst üste kazanarak en fazla üst üste kazanılan maç rekorunu ele geçirdiler. Super Bowl’da Giants’ı 37-0 yenip ilk şampiyonluklarını kutladılar. Uzmanlar Lombardi’nin yeni keşfettiği efektif running back oyunlarını tartışıp durdular, koçlar Packers kadrosuna methiyeler düzdüler, gazeteler skorları manşetlerle verdi. Packers ekibi ise Lombardi’nin şampiyonluk gecesi söylediği sözlerle, kazanmanın ne demek olduğunu onlara gerçekten öğreten bu sessiz adamın kim olduğunu ve sırrının ne olduğunu biliyorlardı.
“Winning is not a sometime thing, it’s an all time thing. You don’t win once in a while, you don’t do things right once in a while, you do them right all the time.
Winning is habit. Unfortunately, so is losing.”
1962 sezonunda da zafere ulaşıyordu Packers. Her sezon yeni bir savaşa hazırlanıyorlar, her maça kazanmak için çıkıyorlar, geri adım atmıyorlar, pes etmiyorlardı. Kaç sayı geride olurlarsa olsunlar sistemlerinden kopmadılar, tek kişi olarak kazandılar, tek kişi olarak kaybettiler. 1960 sonrası onlar için asla bireyler olmadı, karşılarındaki ekibin ne çeşit silahları olursa olsun, antrenman sahasında kalpleri sökülünceye kadar o silahları durdurmayı öğrendiler. Rakamlardan, ölçülerden, istatistiklerden asla korkmadılar. 1968 sezonunda Lombardi’yi sağlık sorunları yüzünden takımı bırakırken, onu sırtlarında taşırlarken o soyunma odasında her zaman onun sözlerini duyacaklarını biliyorlardı, her zaman o odada Lombardi’nin 1960 sezonunda değiştirdiği bir tarih olacaktı. Sadece Wisconsin’de değil, tüm dünyada.
Lombardi’nın bıraktığı miras asla yedi senede aldığı beş inanılmaz şampiyonluk veya NFL tarihindeki sadece iki three-peat’ten birine sahip olması olmadı. Lombardi, maaş çeklerinde ekstra rakamların değil, skor tabelasında ekstra rakamların gerçekten bir şeyler ifade ettiğini defalarca hatırlatacak olduğu için sessiz bir efsaneydi. Lombardi, matematik ve kas gücünün birleşimi diye nitelenip sağlam playbook’larla zaferler elde edilebilir denilen bu oyunu bireylerin, sayıların, çizgilerin ötesine geçirdi. Lombardi, bir oyunu neden sevmemiz gerektiğini bize yedi sezon boyunca gösterdi. Atletizmin doruklarında gezen flaş hareketlerle değil. 10 haneli kontratlarla sağılan performanslarla değil. Kazanmanın doğasıyla.
“Ne kadar küçük veya ne kadar büyük olursan ol, yalnızca dünden daha iyi ol, daha çok inan, daha çok sev, oyuna daha çok bağlan. Senin en önemli anın budur.”
Lombardi’yi yazmak hiçbir zaman kolay olmadı. Efsanesi benim satırlarımdan her zaman kat be kat daha büyük olacak. Ancak onun efsanesini anlatmayı denememek kabul edilemez olurdu. Futbol, sürekli onun yarattığı futbolu özleyecek. Her ne kadar 10 haneli kontratlara dayanamasa da. Kim ne derse desin, bu oyunu “sevmeyi” seçen herkes, aklının bir köşesini hep onun sessiz efsanesiyle dolduracak.
Paylaş:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInShare on Tumblr