O 22 Kasım’ı sanırım asla unutamayacağım. Size elbette orta yaşlı bir adamın duygusal bir anında zırvaladıkları gibi geliyor biliyorum, ama değil. Basit bir şükran günü galibiyeti değildi, hayır kesinlikle değildi. 2007’den beri yüzünü göremediğimiz playoff ağacında yeniden olmakla da alakası yok bunun. Anlayın işte, bu bize neden yeniden ve yeniden Hail To The Redskins’i bağıra çağıra söylediğimizi hatırlattı. Şu Baylor’lı azılı çocuk da öyle. Hem şükran gününde Cowboys’u yenip division kupasını kaldırmaktan daha tatlı ne olabilir ki?!

2012 sezonunun ardından en afili Redskins taraftarlarından birinin ağzından duyuyorduk bunu. Şu “Baylor’lı afili çocuk”tan ve takımının destansılığından sürekli bahsetmeden duramıyordu. 2011’in bıraktığı izlerden eser yoktu. Bu satırda hepinizin aklına gelen soru “bir sezonda ne kadar şeyi değiştirebilirsin ki?” olacak. Aklınıza gelecek muhtemel yanıtlar astronomik rakamların altına atılan imzalar, çok şanslı bir draft, kariyer sezonu geçiren bir QB, kemik kırmaya gelen bir defans takımı olacak. Yanlış cevap. Bu sezonu “hikayeleştiren” unsur da bu muhtemel kalıplara sığmaması zaten.

Cidden, bunlar olmadan bir sezonda bu kadar şeyi nasıl değiştirebilirsiniz ki? Takım elbiselerinizi hazırlayın, ilginç bir yere gidiyoruz; Redskins War Room’una.

Masadaki Büyük Oyuncu

Redskins yönetimi Shanahan devrinin başlamasıyla beraber bir takım yenilikler yapmayı zaten gözüne kestirmişti. Buna sezon bitiminde yıllardır ceremesini çektikleri antrenman kampını yenileyerek başladılar. Teknik kadroda da tanıdık yüzleri geri kazandıralım içerikli bir projeye başlayan Redskins, oyuncu gelişimi sorumlusu olarak eski defensive end’i Phillip Daniels’ı getirdi. Kadroda aile havasını yakalamaya çalışarak yeni bir sayfa iddiasını güçlendirmeye çalışan bir takım vardı ortada. Ancak teknik ekip ne kadar hırslı, başarıya aç ve renklere bağlı olsa da bu takımın eksiği olan şey çok daha farklı, acil ve tedavi edilmesi zor bir yaraydı. Bu takımın bir Quarterback’i yoktu.

Serbest oyuncu piyasasında kendi şahlanma projesi ayarında bir oyuncu bulamadı Redskins (Peyton Manning’e Broncos’un yaptığı çok astronomik bir rakam içeren teklif veremezlerdi). Bu yüzden tek şansları yüzlerini draft’a çevirmekti. Aslında bundan oldukça mutlulardı, gerçekten inanılmaz QB’ler barındıran bir sınıf vardı karşılarında. Çekişme zirvede çok hararetliydi. Mavi köşede Stanford’un altın çocuğu Andrew Luck, kırmızı köşede Heisman Kupası’nı kaldıran Baylor’un cevval çocuğu Robert Griffin III. Redskins için büyük oynama zamanı gelmişti. Bu herkes tarafından biliniyordu. Maaş sınırına çok yakındılar, büyük imzalar atamazlardı. Ellerinde zar zor toparladıkları ve kimyasının üzerine titredikleri bir kadro vardı, kimseyi kesip atmaları da o an mümkün değildi. Elimizde başka ne kaldı peki? Doğru, draft hakları.

Redskins, 2012 NFL Draftı’ndaki altıncı ve 39.sıra seçim haklarını, 2013 NFL Draftı’ndaki birinci tur seçim hakkını ve 2014 NFL Draftı’ndaki birinci tur seçim hakkını, onların 2012 NFL Draftı’ndaki ikinci sıra seçim hakkı karşılığında St. Louis Rams’e teklif etti. Evet bu beklenen hamleydi, ancak herkesin sorduğu soru dört tane yüksek tur seçim hakkı veya daha kaba tabirle takımın dört senelik geleceği, cidden bir RGIII veya Luck eder miydi? Evet, kesinlikle ederdi.

Luck biraz daha önde gibi dursa da, birinci sıradan kimin seçileceği tam bir muammaydı. Ancak bu iki çocuktan hangisi seçilirse seçilsin kimsenin şaşırmayacağı aşikârdı. RGIII atletik yetenekleriyle büyülerken Luck saf QB kabiliyetleriyle göz dolduruyordu.

Ana salon için smokinler kiralandı, War Room’larda ise kravatlar kenara atıldı, beklenen gece gelip çatmıştı. Redskins ikinci sıra seçiminde uğruna potansiyel bir servet ödediği Baylor’ın esas oğlanına kavuştu. RGIII, Redskins şapkasını takarken tüm teknik kadro gülümseyebildiği kadar gülümsüyordu. Aynı draft’ta altıncı turda running back Alfred Morris’i FedEx Arena çimlerine çıkartan Redskins, serbest oyuncu pazarında da yeni QB’lerini silahlandırmak için çalışıyordu. Josh Morgan ve Pierre Garçon ile anlaşan Redskins, Offensive Line’ı da Kory Lichtensteiger ve Adam Carriker ile kuvvetlendiriyordu.

Evet, herkes tamam sanırım. Hadi başlatalım şu sezonu…

Griffin sezona inanılmaz bir giriş yapıyordu. İlk yedi maç geride kaldığında arkasından seçildiği Luck’ı fazlasıyla gölgede bırakmayı başarmıştı. Savunmaları uzun pas oyunlarıyla ustaca devre dışı bırakabiliyor, pas oyunu tıkandığında inanılmaz atletizmi ile dengeleri bozup kendisi koşabiliyor ve zıpır running back Alfred Morris’i nerede kullanacağını çok iyi biliyordu. Savunmaların en zayıf tarafı neredeyse, RGIII oradaydı. Sekizinci haftadan itibaren işlerin rengi biraz olsun değişiyordu. Savunmaları acınacak duruma getirmesi ona karşı müdahaleleri ve sack’leri de daha sert yapmaya itmişti. Griffin sekizinci haftada ilk beyin sarsıntısını geçiriyor ancak yılmıyor, oyuna geri dönüyordu. Tartışmalar da tam bu noktada başladı, RGIII kesinlikle kendini sakınmıyordu.

Bir QB, franchise’ın en büyük emanetçisidir gibi çok klişeleşmiş bir cümleyle başlamak istiyorum. Kendini sakınmaması tüm eleştiri oklarını üzerine çekmişti. İkinci ve üçüncü beyin sarsıntılarının ardından bu konu iyice gündeme gelmeye başladı. Ancak onun bu cevval hareketlerinin tartışılması Baltimore Ravens maçının ardından doruk noktasına ulaştı. Bir pas oyunu esnasında left tackle’ın hatası sonucu Ravens defensive end’i Haloti Ngata, Griffin’i koşusu sırasında düşürüyor ve Griffin yerinden kalkamıyordu. Çekilen MR sonucu ön çapraz bağlarında esneme teşhisi konulan Griffin, elbette ayağa kalkıp gelecek hafta Browns maçında yerini alıyordu. Peki bu duruma karşı Shanahan’ın duruşu ne olmuştu? Evet, RGIII’i eleştirmek ve “cevval çocuk, takımın geleceğini riske ediyor” demek kolay fakat niye kimse Shanahan’ın kararlarını göz önüne taşımıyordu? Haynesworth olayını bir çırpıda çözen dirayetli adam Shanahan, RGIII üzerinde bu kadar otoritesiz olamazdı.

Shanahan, sezon sonuna kadar RGIII’yi yarım bir dizle oynatıyor ve Bear Of Baylor hala oyunun hakkını veriyordu. Sezon sonu 2007’den beri ilk defa playoff görecek takımda yüzler gülüyordu, kimse RGIII’nin yarım bir dizle sezonun en önemli kısmını geçirip geçiremeyeceğini konuşmuyordu. Konuşulan tek şey ezeli rakip Cowboys’a karşı oynanacak division şampiyonluğu maçıydı. Hem de şükran gününde. Tanrı aşkına, daha önemli ne olabilirdi ki?

Dinamik ikili maçı domine ediyordu; Morris 200 yard koşu ile, Griffin ise 304 yard pas ve dört touchdown pası ile maçı tamamlıyor, son Cowboys hücumunda defansif koordinatör Jim Haslett’in çizdiği harika oyunla Rob Jackson, interception’ı yapıp Cowboys’u Texas’a geri gönderiyordu. Böylece Redskins 1999’dan beri ilk kez NFC Doğu Division’u şampiyonu oluyor ve playoff’lara gidiyordu.

Sıradaki durak, bir sezon sonra Super Bowl’u kazanacak olan Seattle Seahawks’dı…

Seahawks karşısında yine maça mükemmel başlayan bir Redskins vardı karşımızda. Daha ilk çeyrekte 14-0’lık bir skor yakalıyor, Marshawn Lynch’i fumble’a zorluyor ve yarıyı 21-14 önde kapatıyorlardı.

Asıl hikaye ikinci yarı başlayacaktı. RGIII koşusu sırasında beklenmedik bir biçimde yere yuvarlanıp dışarı çıkıyor ve dizini tutuyordu. Akıllara ilk gelen şey -sonunda gelen şey!- sezon ortasında Ngata ile girdiği pozisyondaki sakatlığıydı. Artık oyuna Cousins devam eder diyorduk ki, RGIII oyuna geri döndü ve drive’a devam etti.

“Robert kenara geldiğinde ona oyunda kalıp kalmak istemediğini sordum. Bana şu yanıtı verdi: ‘Koç, sakatlanmak ile acı çekmek arasında fark vardır ve ben şu an sadece acı çekiyorum. Sana bunu garanti ederim. Lütfen bana oyuna dönüp şu maçı kazanmam için bir şans daha ver.’”

Ve o şansı buldu. Ancak ertesi hücumda top center tarafından beklemediği yere doğru gelince sağ ayağını yanlış yere attı ve sol dizi neredeyse 90 derece büküldü. Hali hazırda esnemiş olan ön çapraz bağının yanında arka çapraz bağı da kopmuştu. Griffin kenara geldiğinde koçu Shanahan ile bakışmalarını burada betimlemeye çalışmak sadece bir çaba olur. Ancak o anda çok şey saklıydı. Pişmanlık, gurur, acı ve daha fazlası.

Maç sonunda RGIII›ye sakatlığı sorulduğunda onun cevabının tek bir özü vardı: Redskins kaybetmişti. Önemli olan tek şey buydu. Belki de asla eskisi gibi olamamasına sebep olacak bir sakatlık değil…

Sezon sonu istediğimiz kadar şeyi irdeleyedursak da, kara listeler yapıp sövgüler savursak da, bazı basit gerçekler ortadaydı. Shanahan playoff takımı olacak bir Redskins için uygun koç değildi. Bear Of Baylor’u Chief of Tribe yapacak koç değildi. RGIII her zamankinden iyi döneceğim iddiasıyla off-season boyunca dinlenmeksizin çalışıp, sezon açılışına yetişse de onun tam olarak iyileşmediğini görecek koç o değildi. Yükselen kabilenin şefi o değildi. Hiçbir zaman da olamayacaktı.

2012 gibi FedEx Arenayı dolduran tüm taraftarlara tek tek yeniden gönülden Hail To the Redskins’i söyleten bir sezonun ardından 2013 gibi hazır ve tecrübeli bir kadroyla girmesine rağmen adeta her şeyi nasıl kötüleştiririm sorusuna sezon boyu yanıt arayan, iyi oynayan tüm defensive back’leri rotasyondan kesen, yüksek performans gösteren oyunları oynatmayı kesip “bunları zaten oynayabiliyoruz, önemli olan oynayamadıklarımız” gibi saçma sapan bir söyleve kalkışan bir koçtu Shanahan.

Ancak ne olursa olsun herkes hayal kırıklığı yılı dese de bu yıla, benim için asla öyle olmadı. Artık tecrübeliyiz, ruhumuzu biliyoruz, nasıl oraya tırmanacağımızı da. Neleri feda etmemiz gerektiğini, neleri etmememiz gerektiğini biliyoruz. Takıma katılan isimleri boş verin, artık gerçekten yükselen bir kabilenin şefi olabilecek bir koçumuz var. İki sezonda haddinden çok şey öğrenen ve kim ne derse desin bu franchise’ı zirveye taşıyabilecek bir QB’miz var. Evet, sanırım gelecek sezon yine avazım çıktığı kadar bağırarak Hail To The Redskins’i söyleyeceğim.

Paylaş:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInShare on Tumblr